16 Ağustos 2008

EDEBİYAT NE İŞE YARAR?




“Kitap okumayan, edebiyata el sürmemiş bir insanlık, kaba ve ilkel dili yüzünden ürkütücü, iletişim sorunları yaşayan bir sağır-dilsizler topluluğuna döner"
Mario Vargas Llosa
.
İnsanlığın değerini yücelten tüm sanat dalları gibi edebiyata da pragmatik bir anlayışla yaklaşmanın sakıncalı olduğuna inanan biri olsam da yaptığımız her işten bir yarar beklemenin , gerçekleştirdiğimiz her eylemin bir ihtiyacımızı giderdiğine inanmanın karakteristik bir özelliğimiz oluğunun da farkında olarak edebiyatın ne işe yaradığını tartışmaya açmak istiyorum.
.
İnsan gerçeğinin koşulsuz kabul gördüğü bir alan olarak edebiyat insanın kendisini kabullenmesini kolaylaştırmış mıdır bilinmez ama insana ait gölgede kalmış , gölgede kalması istenmiş özellikleri gün ışığına çıkarma cesaretini tüm korkulara, yasaklamalara , tabulara rağmen göstermiştir. Gizlenen, inkar edilen, güçlü bir sezgiyle hissedilen ama ifade edilmesi olanaksız kılınan duygular zamanla edebiyatın sıradan konuları haline dönüşmüştür. Edebiyat yaşantıların özüne dair çözümlemeleri ve insanlık hallerini hiçbir ahlaki ve toplumsal kaygı hissetmeden yansıtabilmesi özellikleriyle psikolojinin beslendiği temel kaynak olmuştur. Freud’un da ifadesiyle psikoanaliz edebiyatın bilmediği bir şeyi biliyorum diye ortaya çıkamaz. İnsanın kendini cesurca irdelediği yapıtlar olması nedeniyle bugün hala tartışılan, güncelliğini koruyan edebi eserler sayesinde insanlık kendi gerçekleriyle yüzleşmiştir.
.
Edebiyatın belki de en önemli türü olan roman tüm karmaşasıyla bütün insanlık hallerini gözler önüne sererken eylemlerimizin özüne ilişkin saptamalarda bulunur ve bizim okuyarak tanıklık ettiğimiz yaşantıları, belki hiçbir zaman içerisinde bulunmayacağımız koşulları , hissedemeyeceğimiz duyguları gözlemleme fırsatını bize tanıyarak kabullenilmesi zor tüm zaaflarına rağmen insan olarak değerimizi yüceltir. Edebiyat, zamanla konularıyla, gerçekleriyle tüm insanlığı ortak bir noktada bütünleştirecek evrensel bir değer haline gelir. Vargas Llosa şu sözleriyle sanırım edebiyatın işlevini hiçbir yoruma gerek bırakmayacak şekilde anlatmıştır: "Cervantes, Shakespeare, Dante ve Tolstoy'un okurları olarak, zamanı ve mekânı aşarak birbirimizi tanırız ve kendimizi aynı türün üyeleri olarak duyumsarız; çünkü bu yazarların yapıtlarını okurken, insanlar olarak neyi paylaştığımızı, bizi birbirimizden ayıran engin farklılıkların ötesinde hepimizde ortak olanı öğreniriz. Bütün uluslardan insanlar temelde eşittir, onların arasına ayırımcılık, korku ve sömürü tohumlarını eken yalnızca adaletsizliktir: İnsanları, önyargının, ırkçılığın, dinsel ya da siyasal bağnazlığın ve kendi dışındaki her şeyi dışlayan milliyetçiliğin aptallıklarına karşı, tüm büyük edebiyat yapıtlarında karşımıza çıkan bu gerçeklikten daha iyi hiçbir şey koruyamaz..."

.
Ne yazık ki sanat türleri arasında belki de en önemlisi olan “roman sanatı” ülkemizde küçümseniyor ve bu küçümseme eğitimli kişiler arasında oldukça yaygın. “Sen hala roman mı okuyorsun.” benzeri ifadeleri çevrenizde sıklıkla duyduğunuza inanıyorum. Romanın eylemlerimizin özüne ilişkin çıkarımları sayesinde bizler bir gösteri nesnesine dönüştürülmeye çalışılan insanın davranışlarına neden olan temel dinamikleri, akıl almaz çatışmaları, küçük hesapları, tutkuları, duyguları apaçık görürüz. Katlanabildiğimiz ölçüde bunlarla yüzleşiriz. Adlandıramadığımız bir duyguyla bize benzeyen özelliklerini satır aralarında aradığımız, özdeşleştiğimiz her roman kahramanı yaşam serüvenimizi bazen içinden çıkılmaz çatışmalara sürüklese de sonunda bize yaşamımızı zenginleştirici armağanlar sunuyor.
.
“Avrupa medeniyeti varlığını romana borçludur.” tezi bugün ciddi şekilde tartışılan bir konudur. Avrupa’daki özgürlük hareketlerini, insan hakları konusundaki gelişmeleri Avrupa insanının roman sayesinde bireyselleşmiş ve kişiliğini bulmuş olmasına bağlayanların sayısı hiç de az değildir. Eğer üretkenlikten yanaysak , gerçek bir demokrasiden yanaysak, özümsenmiş bir hoşgörünün egemen olmasını istiyorsak ,insan haklarının ihlal edilmeden yaşayabildiği bir toplum özlemimizse, irade sahibi olduğumuzu iddia edeceksek birey olmuş insanların çoğunlukta olduğu bir topluma ihtiyacımız var ve bunun en önemli basamağı da iyi okur olmaktan geçiyor. Aksi halde en sıradan olaya bile her yerde aynı yorumun getirildiği kısır ve üretken olmayan bir toplum olma özelliklerini koruyarak başkalarının yaşamını kendi yaşamımızmış gibi yaşarız. Kitap okuma kampanyaları düzenleyerek niçin ve hangi kitapları okumamız gerektiğini hiç tartışmaya açmayarak her konuda olduğu gibi bu konu da şeklen var olmaya çalışırız. Sonra da kendimize has özelliklerimizle batı medeniyetinin iyi yanlarını alalım, kötü yanları onlarda kalsın şeklinde bir anlayışı geliştirip komik bir duruma düşeriz.
.
Resim: Open Bible,1885, by Vincent Van GOGH
.
Yunus ADIYAMAN